Değerli okurlarım, konu uzun ama hiç saptırmadan kitabın tam ortasından yazıyorum. Çünkü benim bir doğrum var!

Sarı Öküz hikâyesini bilmeyenler için kısaca anlatayım: Bir grup öküz, birlikte yaşadıkları otlakta mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürmektedir. Ancak aç bir aslan, içlerinden en farklı ve zayıf görünen sarı öküzü hedef alır. Diğer öküzleri "Onu bana verirseniz, sizi rahat bırakırım" diyerek kandırır. Zamanla diğer öküzleri de birer birer avlar. Son kalan öküz ise pişmanlık içinde, "Biz aslında sarı öküzü verdiğimiz gün öldük" der.

AK Parti mensupları yıllarca bu hikâyeyi kullandı. Ancak unuttukları bir şey var: Sarı Öküz Hikâyesi, birlik ve beraberliğin önemine vurgu yapar ama her durumda körü körüne uygulanamaz, yanlış yapanların kalkanı hâline gelemez. Eğer biri gerçekten hata yapmış, yolsuzluğa bulaşmışsa, onu korumak, adaletin önüne geçmek, adaleti baltalamak olur.

Adaletin tecelli etmediği her durumun ise dönüşü ağır olur!

Tüm bu tavır ve durumlar ise birçok kişiye "Ben de yanlış yapabilirim, nasıl olsa korunurum" rahatlığını verdi. Bunun önünü alamadık! Sonrası iplik söküğü gibi geldi...
Her yazımda "Adalet, adalet, adalet" diyorum ve bunu demekten asla vazgeçmeyeceğim.
Çünkü adalet hakkıyla tecelli ettiği sürece biz hesap sorabiliriz.
Yargının önüne geçtiğimiz her adım, "Nasıl olsa arkam durur" rahatlığını besledi. En başta o dört bakana dokunulmaması, bugünkü çürümenin ilk tohumuydu. Nevşehir'de belediye başkanının yolsuzluğa karşı direnip halkın kendisini tekrar başka partiden çıkmasına rağmen yeniden belediye başkanı seçmesi, aslında hepimize ders olmalıydı. Fatma Betül Sayan'ın bir Hollanda programı olmadan o gün partiyi dahi çiğneyerek ayak diretip Hollanda’ya gelerek skandal yaratmasının ödüllendirilmesi gibi hamleler, "sarı öküzü vermeyelim" sözünü istismardan ibaret hâle getirdi. (Ben hâlâ bacakları köpekler tarafından parçalanan o çocuklarımızın fotoğraflarına bakamıyorum.)

Cumhurbaşkanımın ertesi gün Sayan’ı yanına oturtarak "Sarı Öküzü vermem" mesajı verdi. Peki, bu neyin inadı? Hırsları uğruna millete zarar verenleri korumak kabul edilebilir mi?

Örnekleri saymakla bitmez. Tüm bu doğrular konuşulmadıkça kan kaybetmek kaçınılmazdır.
Muhalefete gelince, çözüm üretmek yerine kaos peşinde koşarak kendi mezarını kazdı. İstanbul'da sokakları kışkırtmak, gençlerin geleceğiyle kumar oynamaktır. BBC’de yabancı liderlere yalvaran o utanç verici sahne, Atatürk'ün mirasına vurulan büyük bir darbeydi. Yerli ürün boykotu gibi millî menfaate ihanet eden eylemler ise siyasetin dibe vurduğunu gösterdi!

Bu arada ben kimseyi korumuyorum. İmamoğlu’nu da zerre sevmem. Kendince yürüttüğü stratejiyle kahraman olmaya çalışıyor. Ukrayna’da bir palyaço var, dünyaya yeter; ikinci bir palyaçoya gerek yok!
Daha birkaç ay önce, en büyük eksiğimizin iyi bir muhalefet olmaması olduğunu yazmıştım. Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı ile görüşmesini kıymetli bulduğumu, eleştirinin yanında çözüm üretme anlayışının Türkiye için değerli olacağını söylemiştim. Ama üç gün geçmedi ki, Özel kendini imha etti! Neden bu kadar paniklediği ilerleyen zamanlarda ortaya çıkacak. İstanbul Belediyesi önünde ağzından köpükler saçarak yaptığı her konuşmayı ise tarih bir utanç olarak yazacak!

Değerli okurlarım, dünyanın hiçbir ülkesinde kendi yerli ürününü boykot eden bir muhalefet ve halk göremezsiniz. Ama maalesef bu rezillik bizim ülkemizde yaşandı. Madem boykot gibi bir beceriniz vardı, aylardır devam eden katliamlar için bir kez olsun bir ürünü boykot ettiniz mi?
Hayır! Çünkü insan olmak kolay ama insan kalmak zor!

Mevcut hükümet sadece karşı tarafın değil, kendi içindeki yolsuzları da yargılatmalı. İşte o zaman adil olduğumuzu yüksek sesle söyleyebiliriz.
Çözüm ise basit: Yolsuzluk yapan kim olursa olsun yargı önüne çıkarılmalı. Siyaset, devleti zayıflatma aracı değil, millete hizmet yoludur.
Farklı görüşler bizi zenginleştirir, ama siyaset yapmayı devlete ve millete zarar vermekle karıştırmayalım. Herkes işini hakkıyla yapsın. Ülkemizi ve kendimizi dünyaya rezil etmek kimseye bir şey kazandırmaz.

Kısa bir anekdotla yazımı bitirmek istiyorum: Yıllar önce çalıştığım bir iş yerinde Fransız, Hollandalı ve Faslı iş arkadaşlarım bana dalga geçerek "1 Gulden kaç milyon TL yapıyor?" diye sorduğunda, o dönem Türkiye ekonomik kriz içindeydi. Rakamı söylediğimde kahkahalar attılar. Onlara gayet vakur bir duruşla şu cevabı verdim:
"Bugün ekonomi kötü, yarın iyi olabilir. Şu an dünyanın iyi ekonomisine sahip birçok ülke de geçmişte büyük ekonomik krizler yaşamıştır. Benim için önemli olan, dünyanın neresine gidersem gideyim vicdanım rahat olmasıdır. Neden mi? 'Onurumuz temiz, başımız dik!' Çünkü tarihimizde ne sömürgecilik ne de boyun eğmek vardır. Bu yüzden ülkemle ve atalarımla gurur duyuyorum."
Hepsi sustu, hatta Fransız olan gelip mahcup bir şekilde benden özür diledi.

Bunu neden mi anlattım? Benim ailem hiçbir zaman Bülent Ecevit’in partisine oy vermedi ama bizi "Evladım, kol kırılır yen içinde kalır" anlayışıyla yetiştirdi. Seçilmiş bir başbakanın yaptıklarını doğru bulmasam bile, ona saygı göstermek zorundayım. Ülkemin liderini yabancılara şikâyet etmem, edeni de affetmem. Eğer bir kişi bunu yapıyorsa, o kişide büyük bir karakter sorunu vardır.
Bu ülke hepimizin! Osmanlı da bizim, Atatürk de bizim, iktidar da bizim, muhalefet de!

Eleştiri haktır ama akıl ve sorumluluk şarttır. İktidar da muhalefet de Türkiye'nin parçasıdır.

Not: Beni anlamayan ve bana trol diye hakaret edenlere küçük bir cevap vermek isterim. Bunu sizin anlamanız imkânsız ama yine de söyleyeyim:
Benim ruhum hiçbir partinin kalıbına sığmayacak kadar büyüktür! Bu ruh bugüne kadar sadece onu Yaratan’ın karşısında eğilmiştir.
Evet, bunun için de büyük bedeller ödemiştir. Yine olsa, yine aynısını yaparım.
Ben partili değilim, davalıyım: Adalet ve millet davası!
Ve memleket sevdalısı!
Sadece aynı frekansta olanlar bunu idrak edebilir.

Saygılarımla,
Saadet Koral